stefanoallievifoto logo stefano allievi










Apertamente Blog Appunti dalla crisi italiana


twitter allievi facebook allievilinkedin allievifeed allievi

Perspektif: “Tek Sorun Müslümanlarmış Gibi Bir Atmosfer Oluşturuluyor”

Dosya

“Tek Sorun Müslümanlarmış Gibi Bir Atmosfer Oluşturuluyor”

Mart 2017

Avrupa’nın en önde gelen sosyologlarından Prof. Dr. Stefano Allievi ile tepki vermekle “İslam eleştirisi” arasına sıkışan Avrupa Müslümanlarını konuştuk.

Avrupalı Müslümanlar genellikle kendilerine yönelik ithamlara tepki vermekle meşguller. “Hayır, İslam kadınları aşağılamaz”, “Hayır, İslam demokrasiyle uyumludur”, “Hayır, İslam temiz olmayı emreder” gibi… Bu tepkisellikle harcanan zaman daha iyi bir şey için, örneğin “olumlu örnekleri” çoğaltmak ve bu iddiaların doğrusunu ortaya koymak için harcanamaz mı?

Bu soru ilginç olmakla birlikte çok önemli bir soruna parmak basıyor. Suçlama ve iftiralara tepki verme çabası, basit bir eylem gibi görünmesine rağmen karmaşık ve çoğunlukla zaman kaybıdır. Başkalarınca gösterilen düşmanca tavırlar maalesef Müslüman bireylerin, derneklerin ve dinî liderlerin enerjilerini tüketiyor. Dünya üzerinde yaşanan son olaylar ve bu olaylara gayrimüslimler ile medyanın bakışı yüzünden bu tarz düşmanlıkların kaçınılmaz hâle geldiğini düşünebiliriz.

Bir soruyla muhatap olduğunuzda cevap vermek durumunda kalırsınız. Cevap vermekten kaçınmak, sizi güç bir duruma sokabilir. Ancak, verilebilecek en iyi cevap insanlara gerçeği sunmaktır. Bunun için de onlara iyi örnekler sunmak ya da ideal olarak olması gerekenleri anlatmak için uğraşmaya gerek yok. İlla gerçeği kanıtlamaya çalışmamak gerek, zira herkesin inandığı gerçek farklı. Benim tavsiyem hem Müslümanların hem de gayrimüslimlerin yaşadıkları zorluklardaki benzerliklerin ortaya konulması. Başka bir deyişle, Müslümanların maruz kaldıkları sıkıntılar, başka azınlıkların sıkıntılarından çok da farklı değil.

Bir önceki soruyla bağlantılı olarak: Müslümanlar bir yandan büyük bir tepkisellik içine de girmek zorunda bırakılıyorlar. Örneğin bir şiddet eylemi, antidemokratik bir girişim ya da ırkçı bir söylem olduğunda Müslümanlar “tepki vermek”, “bu eylemle aralarına mesafe koymak” gibi bir zorunlulukla karşı karşıya kalıyorlar. “Ben kendi işimi yapıyorum, kimseye cevap yetiştirmek ve sürekli olumsuzluklara dair yorum yapmak zorunda değilim.” gibi bir tavır ütopik mi olur sizce?

Evet, bir bakıma ütopik sayılabilir. Bununla birlikte diğer azınlıklarla karşılaştırıldığında Müslümanlar daha farklı muamelelere de maruz kalıyorlar. Burada sadece diğer dinleri kastetmiyorum, diğer etnik unsurlar ve kültürel kimlikler de var. Örneğin, Almanya’da yaşayan Rus kökenli bir vatandaş, Putin’in yaptığı bir şey yüzünden özür dilemeye zorlanmıyor. Müslümanların, meydana gelen ve dünyadaki tüm Müslümanları derinden etkileyen şiddet olaylarına karşı açıktan tepki göstermeleri bekleniyor. Ayrıca terör ve özellikle IŞİD yüzünden dünyanın geri kalanında vuku bulan olaylar Avrupa’yı da etkiliyor.

Size tarihten bir örnek vereyim: İtalya’da 1970 ve 1980’lerin siyasi terör dönemlerinde “kızıl tugayların” faaliyetleri sürerken, sosyalist ve komünistler ilk aşamada “Onlar bizim bünyemize dâhil değiller; onlar bizi temsil etmiyorlar.” diyorlardı. İkinci aşamada ise, “Onlarla herhangi bir alakamız yok.” diyerek kendilerini savunmak zorunda kalıyorlardı. Üçüncü aşamada, “Bizler şiddete karşıyız; bu şiddet eylemlerinin hiçbiri bizi temsil etmiyor.” dediler. Bazı yönleriyle, Avrupa’daki Müslümanlarda bu üç aşamanın belirtilerini görüyorum. Kimi Müslümanlar yalnızca, “Bizim teröristlerle herhangi bir alakamız yok.” diyorlar. Bazı Müslümanlar, “Evet, o teröristler bizim dünyamızın bir parçası ancak biz de onlarla mücadele ediyoruz. Zaten Müslüman cemaatlerin büyük çoğunluğu teröre karşı.” diyerek şiddet olayları ile aralarına mesafe koyuyorlar. Bu insanlar, terörün kendi cemaatleri için de, toplumun geneli için de bir sorun olduğunu biliyorlar.

Tüm bunlarla birlikte bir tepki yarışına zorlanmayı, dışlanmayı reddedebilmeliyiz. Böylelikle gayrimüslimlerle Müslümanlar yan yana teröre karşı savaş verebilir. Bu sürece dair olumlu olan şey, siyasi terör, kadın hakları gibi konularda sürecin 70 ve 80’lerle karşılaştırıldığında daha hızlı işliyor oluşu.

Avrupa’da “İslam eleştirmenliği” şeklinde bir kategori oluştu. “İslam eleştirmenleri” Müslümanları ve İslam’ı eleştiriyor, onlardan “değişim” bekliyorlar. Bu da Müslümanlarda bu taleplere belli ölçüde tepkisel olmak gibi bir gerilim doğuruyor. Bu gerilim nasıl aşılır sizce?

Bu zaman alacak, zira İslam’dan ve Müslümanlardan nefret eden profesyonel polemikçiler var. Ana akım medya ve nüfusun geneli, sürekli polemik yaratan bu şahısların safında yer alıyor. Bazı siyasi partiler var ki yaptıkları tek şey İslam’ı ve Müslümanları eleştirmek. İslam’ın neyi temsil ettiğinden o  kadar eminler ki! Elbette İslam’a dair varsayımları hep yanlış. Evet, tüm bunlar gerilime de sebep veriyor. Bu önemli mesele yalnızca Müslümanlar için değil, gayrimüslimler için de derin kaygı sebebi. Ne var ki, medya toplumu geriyor ve basın kuruluşları, reyting oranlarını yükseltebilmek için çatışmaları çözümlemek yerine daha da körüklemeyi seçiyorlar. Bu da kamuoyunu büyük ölçüde etkiliyor. Sürekli bir şekilde “kültürel çatışma” tartışmalarına dâhil ediliyoruz. Bu “kültürel çatışmaların” elle tutulabilir bir temeli yok; ama kamuoyunu etkilemekle kalmıyor, halkı da birbirine düşürüyor. Dolayısıyla diyebiliriz ki, bu ciddi mesele Müslümanlar arasında gerilim oluşturup onları tepki göstermeye itse de aslında yalnızca Müslümanları ilgilendirmiyor.

Burada telaffuz etmediğimiz, benim de pek kullanmadığım “İslamofobi” meselesi var. Ben bunun yerine “İslam’a karşı duyulan korku” ya da “Müslümanlara duyulan nefret” demeyi tercih ediyorum. Dahası, kimi Müslümanlar (özellikle Müslüman gençler), bu insanlara cevap verirken aşırı tepkisellik riskine girebiliyorlar. Aşırı tepkisellik refleksi nedeniyle de, dışlanmış olduklarını, toplumda kabul görmediklerini hissederek mağdur konumuna düşüyorlar.

Toplumda ülke genelindeki tek sorun Müslümanlarmış gibi bir atmosfer oluşturuluyor. Müslümanların hissettiği aşırı “mağduriyet” hissine, dışarıdan kendilerine karşı yöneltilen tavırlar neden oluyor; yani içinde yaşadıkları toplumlarda Müslümanların siyasi, toplumsal ve  kültürel sorumluluk üstlenemedikleri vurgulanıyor sürekli. Bir bakıma, “Onlar bizden nefret ediyor.” algısı oluşuyor. Bu tamamıyla doğru değil. İslam’a yönelik eleştirel söylemlerin bazıları aslında, bütün Müslümanlara değil; yalnızca bazı Müslümanların ya da liderlerin tutumlarına karşı yöneltiliyor.

Bütün bu tepkiler ve eleştiriler arasında “din” yaşanan/yaşayan, canlı bir şey değil de, sanki bir tartışma konusu, bir obje olarak görülmüyor mu sizce? Evetse, bunun tehlikeleri nedir?

Kanaatimce, şu an toplumda iki adet farklı ama birbiriyle çelişen paradigma var. Bunun nedeni, medya tarafından sürekli gözümüze sokulan İslam tasvirleri ve kültür tartışmaları ile her an dinlemek zorunda kaldığımız siyasi tartışmaları çok fazla önemseyip, toplumda yayılmakta olan eğilimleri göz ardı etmemiz olabilir. Bana sorarsanız, Avrupa’daki Müslümanlar içlerinde bulundukları toplumlara, okul, eğitim, arkadaşlık, evlilik ve çeşitli kültürel etkenler vasıtasıyla iyi bir şekilde entegre olmuş durumdalar. Aynı şeyi siyasi katılımları için söyleyemesek bile idari faaliyetlerde oldukça aktifler. İlla kanun yapma sürecinde olmasa da, yerel düzeyde hukuk sistemine entegre olmuş durumdalar.

İtalya’da Kuzey Ligi (İt. “Lega Nord”) gibi İslam karşıtı tutumuyla tanınan partilerin etkili olduğu, benim de yaşamakta olduğum Veneto kenti gibi birçok Avrupa şehrinde camileri yasaklayan kanunlar çıkarılıyor. Bu örnekte olduğu gibi kanunlar ayrımcı ve dışlayıcı olabiliyor. Oysa hukuk sistemi farklı olmalı, zira hukuk felsefesi Batı toplumlarının kurucu ilkelerine dayanır. Bir örnekle açıklamak gerekirse, belediye başkanı birçok sebepten dolayı bir camiyi kapatmaya karar verebilir. Bu durumda Müslümanların başvuracakları yer şeri kanunlar değil, içinde bulundukları ülkenin hukuk sistemidir. İşte bu entegrasyonun farklı bir biçimidir. Sonuç olarak bu mücadeleyi hukuki yollarla kazanabilirler. Verdiğim bu örneğe benzer hadiseler, İtalya’da ve birçok Avrupa ülkesinde birçok kez meydana geldi.

Gerçekleşen düzenlemeler bazen ayrımcı olabiliyor. Ancak İsviçre’deki minare davasında olduğu gibi, mahkeme içtihatları ile toplumsal hissiyat, evrensel haklar gereğince “kabul ve onama” yoluna yönelir. Bu nedenle diyebiliriz ki, din hakkında yapılan tartışmalar kusurlu, ve bu durum hiç dillendirilmiyor. İslam’dan başka (Budizm, Sihizm ya da Hinduizm gibi) hiçbir din, İslam’ın maruz kaldığı şüphe ve sorgulamalara maruz kalmıyor. Bu da meselenin özünü oluşturuyor. Bu inanç sistemlerinin de örneğin zoraki evlilik gibi bazı kültürel meselelere bakışı, İslam’ın bakış açısından çok da farklı değil. Mesele de bu: Bu uygulamalar, bahsi geçen diğer inanç sistemlerinde kültürel özellik olarak görülüyorken, İslam mevzubahis olduğunda bunlar kültür değil, dinle bağdaştırılıyor. Diğer dinler mevzubahis olduğunda, kültürel gelenekler ve pratikler eğitim ya da gelir seviyesiyle ilişkilendirilirken, tabiatları itibarıyla dinî olmayan bu meselelerin illa İslam’la bağdaştırılmaya çalışılması sorunu körüklüyor.

Özetle teoride, dinî sembollere dair büyük tartışmalar dönmesine rağmen, pratikte alınan mahkeme kararlarının Müslümanlar için olumlu olduğunu söyleyebiliriz.

İtalya’da hükûmet ile Müslümanlar arasında “İtalyan İslam’ı İçin Ulusal Pakt” imzalandı. Bu anlaşmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunu her ne kadar olumlu bir adım olarak kabul etsem de, yeterli olduğunu iddia edemem. Hükûmetin karşılıklı bir anlaşmayla ilk kez kendisinden bekleneni yapma taahhüdünde bulunması çok önemli ve ümit verici. Varılan bu karşılıklı anlaşma henüz prensipte kalsa da, imamların resmiyetlerinin kısmi olarak tanınması ve namaz kıldırma hakları gibi hâlihazırda uygulanan pratikler mevcut. Hükûmetin atması gereken nihai adım, İslam’a resmî bir statü kazandırılmasıdır. Bu statü, Protestanlar ya da Budistler gibi birçok azınlığa tanınmış, ancak Müslümanlar bu haktan ısrarla mahrum bırakılmıştır.

İtalya’da emsal niteliğinde iki uygulama zaten var: Kilise ile yapılan Concordato anlaşması ve azınlık gruplarıyla yapılan Intesa Sözleşmesi. Budistler ya da bazı Protestan gruplardan sayıca fazla olmalarına rağmen, Müslümanlar devlet tarafından hâlâ resmî olarak tanınmıyor. Bu nedenle hedefimiz, hükûmet ile Müslümanlar arasında tamamıyla resmî bir anlaşmaya varılması olmalıdır. Kaldı ki, bunun gerçekleşmemesi için herhangi bir somut engel de yok. Bu konudaki polemiklerin de farkındayım. Üzerimize düşen sorumlulukları göz ardı etme gibi bir lüksümüz yok. Diğer azınlıklar benzer engellerle karşılaşmıyor.

Buna rağmen, hem Müslümanların hem de hükûmetin, Müslümanları diğer azınlık gruplarından daha fazla ilgilendiren meselelerin olduğunu kabul etmesi gerek. Yanlış anlaşılmasın, bunu söyleyerek zamanında İtalya’ya göç etmiş bir Faslı ya da Arnavut’un omuzlarına terör sorununu yüklemiyorum. Bunun yerine diyorum ki, böyle ciddi sorunlar kamuoyunda geniş yer kaplıyor, dolayısıyla da daha büyük bir dikkatle ele alınması gerekiyor. Bunu yaparken, kamuoyunu galeyana getirmeden, küçük adımlarla hareket etmeye özen göstermek şart. Soruna reel politik anlayışıyla yaklaşmak lazım.

İtalyan İslam’ı, Alman İslam’ı, Fransa İslam’ı gibi kavramlar, Avrupa’daki Müslüman göçmenlerin ulus aşırı bağları göz önüne alındığında ne kadar mantıklı? Bu tarz kavramlar, Müslümanları ulusal sınırlar içine hapsetmiyor mu?

Bu tartışma hem Müslümanlar hem de Avrupalılar arasında eskiden beri olageldi. Bir bakıma bunu, herhangi bir ampirik temeli

olmayan teorik seviyedeki bir tartışma olarak nitelendirebiliriz. Diğer yanda ise, Avrupa’daki Müslümanlar hemen hemen aynı dinamiklerle mücadele ediyorlar. Bu dinamiklerin arasında entegrasyon sorunları ya da dinî sembollerin tanınmasıyla ilgili meseleler var. Örneğin Fransa’nın getirdiği belirli şartlar ulusal nitelik taşıyor. Burkini ya da peçe yasağı üzerinde dönen tartışmalar hususiyetle Fransız ulusalcılığının tezahürü. Aynı şartlar İngiltere, Almanya, İtalya ya da İspanya’da yok. Bu farklılıklar, ulusal yasalar geçerli olduğu sürece var olmaya devam edecek. Belki AB yasaları, ulusal yasaların yerine geçerse bu ayrılıklar ortadan kalkabilir, ki ben bunu yakın bir ihtimal olarak görmüyorum.

Kabul etmemiz gereken bir gerçek var: Fransa, İtalya ya da Almanya’daki Müslümanlar hâlihazırda kendi hükûmetleriyle sorunları müzakere ediyorlar. Sorunların ele alınışındaki farklılıklar ulusal sınırların ötesine de geçemiyor. Almanya örneğini ele alalım: Orada büyük camilerin sembol olarak kabulü, dinî cemaatlerin resmî olarak tanınması gibi olumlu bir politika izleyen eyaletler/belediyeler var; buna karşı, olumsuz ve dışlayıcı bir yol izleyen eyaletler/belediyeler de mevcut. Örnek vermek gerekirse, Hollanda’daki Utrecht ve Rotterdam kentlerindeki birçok uygulama, Fransa ya da İtalyan şehirlerindeki uygulamalarla epey benzer. Dolayısıyla, farklı ülkelerdeki şehirler aynı uygulamalara sahipken, aynı ülkedeki şehirler farklı uygulamalara sahip olabilir. Mesele ulusal nitelikte bile değil.

Bir sosyolog olarak, meselelerin hangi bağlamda olduğunu anlamak çok önemli. Ülkeden ülkeye, bölgeden bölgeye ve hatta kentten kente değişen uygulama farklılıklarını dikkate almamız gerek. Sürekli söylerim, İtalya’da İtalyan İslam’ı yoktur, ama İslam’ın farklı bir diyalekti vardır; bu diyalekt köyden köye bile değişebilir. İkinci nesil Müslüman genç tasviri Toskana’da farklı, Veneto’da farklıdır. Bu şu anlama geliyor: Bu kentlerdeki Müslüman genç bağlamı farklılık gösteriyor. Dolayısıyla, Avrupa’daki kimi Müslümanların tartıştığı gibi ortada büyük bir ideoloji sorunu olduğunu düşünmüyorum.

Batı Avrupa’da birçok ülke, Müslümanların kendi köken ülkeleriyle (Cezayir, Türkiye, vs) ilişkilerini birer tehdit olarak görüyor ve Müslümanların “yeni evlerini” benimserken “eski vatanlarını” bırakmalarını talep ediyor. Başka bir alternatif yok mu? Avrupa’da yaşayan Müslümanların aynı anda iki vatanı olamaz mı?

Başka bir alternatif elbette var; isterlerse üç ayrı ülkeye bile “vatanım” diyebilirler. Maalesef hükûmetler, medya ya da siyasi partiler sorulmaması dahi gereken bu tarz soruları sorabiliyorlar. Yukarıda çizilen senaryo, yani Müslümanların geldikleri ülkelerle bağlarını koparması senaryosu gerçekleşmeyecek. Eğer gerçekleşirse, birileri bunu dikte ettiği için değil, ancak doğal bir işleyişle gerçekleşebilir. Eğer ikinci ya da üçüncü nesil Türkiye ve Fas kökenli Müslümanlar anadillerini unutmuyorlarsa, bunun sebebi, kendi topluluklarıyla olan bağlarını muhafaza etmeleri; aynı zamanda arkada bıraktıkları vatanlarındaki politikayla ilgilenmeye devam etmeleridir. Ancak, eski vatanınıza ve anadilinize olan ilginizi kaybederseniz, o zaman “eski vatanla bağları koparma” senaryosu gerçekleşecektir; yani hükûmet onları buna zorladığı için değil. Buna insanları ne kadar zorlarsanız, o kadar ters tepki doğuracaktır. Öyleyse göçmen çocuklarının geçmişleriyle olan bağlarını “niçin” koparmaları gerektiğini tartışmak saçmalıktır. Tam tersine, geçmişle olan bağların muhafaza edilmesi, ülkeler için bir fırsata bile dönüşebilir. Almanya’daki Türkler bunun en iyi örneğidir. İki kültür ve medeniyet arasında fikir alışverişleri olur, ticari ilişkiler kurulur. Bundan her iki taraf da kazançlı çıkar.

İnsanların giderek daha mobil oldukları bir dünyada yaşıyoruz; dolayısıyla bu insanların bağlarını birden kesmelerini beklemek ve hatta bunu dayatmak akıl işi değil. Diğer yandan, kimi insanlar geçmişleriyle olan bağlarını başka sebeplerden dolayı kesebilirler. Amerika’daki göçmenlere bakalım: Birçok Amerikalıdan daha fazla Amerikalı hissediyorlar kendilerini. Şunu da belirtmek lazım: Bu mesele aynı zamanda söz konusu devletin ya da kültürün güçlü olup olmamasıyla ilgili. Yani, zayıf bir kültür için geçmişleriyle bağlantılarını muhafaza eden vatandaşların varlığı tehdit oluşturabilir ve bu nedenle onlara bağlarını koparmalarını dayatabilir. Ancak, güçlü ve dayanıklı toplumlar ve kültürler korku dayatmalarına başvurmazlar. Farklı bir arka plana sahip bir Müslüman birey homojen nitelik taşımaz. Demek istediğim, Almanya’daki İslam’ın birden fazla ciheti var. Farklı bir arka plana sahip Müslümanlar homojen olarak kabul edilemez. Çoğulluk, çoğulluğu doğurur. Nihayetinde toplumsal süreçler bizim onları anlayabileceğimizden daha farklı ve hızlı bir biçimde işler; kamuoyunu sürekli meşgul eden sözüm ona kültürel ve toplumsal tartışmalarda öngörüldüğü biçimde değil.

Leave a Comment